Sabahın ilk ışıklarıydı.
Ben objektifimi gökyüzüne çevirmiş uçak bekliyordum. O ise kurumuş bir dalın üzerinde, başını hafifçe yana eğmiş, sanki \"Sabah sabah burada ne arıyorsun?\" diye beni sorgular gibiydi.
Çok uzaktaydı. Belki teknik olarak kusursuz bir fotoğraf olmadı. Ama bazen bir kare, ayrıntılarıyla değil, hissettirdikleriyle kalır.
Bu küçücük kuşa her baktığımda aklıma, doğanın değil insanların yazdığı acı bir hikâye geliyor.
Çünkü insanlar, yeryüzünün en güzel seslerinden birini bile acımasızca susturmayı başarmış.
Yıllar boyunca Fransa\'da bu kuşun akrabaları, \"gurme lezzet\" uğruna yakalandı. Gün ışığından mahrum bırakıldılar; karanlıkta daha çok yem yiyip yağlansınlar diye kafeslere kapatıldılar. Sonra, anlatılanlara göre, Armagnac brendisinin içine daldırılarak öldürüldüler. Küçücük bir canın çektiği acı, bir sofrada birkaç dakikalık bir \"lezzet deneyimi\" için...
Ve sonra en tuhaf kısmı...
Onu yiyen insanlar başlarına beyaz bir örtü örterdi.
Kimileri aromayı içeride tutmak için der.
Kimileri ise, yaptıkları şeyden utandıkları için; sanki Tanrı\'nın bakışlarından saklanabileceklerini düşündüklerinden...
Bilmiyorum hangisi doğru.
Ama bildiğim bir şey var.
Bir insanın, yaptığı şeyi yerken yüzünü gizleme ihtiyacı hissediyorsa, belki de o sofrada bir şeyler çoktan yanlış gitmiştir.
Ben bugün bu kuşu sadece izledim.
Deklanşöre bir kez bastım.
Sonra onu özgürlüğüyle baş başa bıraktım.
Belki fotoğraf mükemmel olmadı.
Ama bazen en güzel kare, dokunmadan, incitmeden ve sadece hayranlıkla bakarak çekilen karedir.
Bu kuşu sofraya taşıyan gelenek, bugün Avrupa Birliği\'nde yasak. Ne yazık ki, yasalar çıktığında bile bazı gelenekler hemen sona ermiyor.